Ekibiyle birlikte, tıpkı filmlerinin karakterleri gibi yollara düşen Theo Angelopoulos, bir yolda karşıdan karşıya geçerken öldü. Filmleri, yolları, peyzajları ve karakterleri hep bizimle kalacak.
Theo Angelopoulos, bana İstanbul Film Festivali’nin hediyesidir. Tıpkı o dönemlerin düşünen, hisseden, ağır ağır anlatan diğer yönetmenleri gibi: Andrei Tarkovsky, Krysztof Kieslowski, Miklós Janscó, Bela Tarr. Dünya ahvali, insanlık hali üzerine kafa yoran, ufukları geniş, alışılmışın dışına çıkmaya cesaret etmiş yönetmenler… Çoğunu o festivalde gözümüzle görmüştük. Angelopoulos, başka festivallere de konuk ve jüri üyesi olarak katılmıştı. Sabit kameraları ve plan sekanslarıyla alternatif bir zaman duygusu yaratan, klasik anlatımı reddeden, insanın yüreğini titreten bir yönetmendi.
Aynı zamanda, ekipleriyle aşındırdığı yolların fatihiydi. 1970 yapımı ilk uzun metraj filmi “Anaparastassi / Reconstruction”, çamurlu bir yolun kenarına çekilen otobüsle başlar. 1975’te Cannes’da Yönetmenlerin On Beş Günü bölümünde Uluslararası Eleştirmenler Ödülü’nü alan filmi “O thiassos / Kumpanya / Travelling Players”ın (1975) merkezinde, 1939 ile 1952 arası Yunanistan’ını dolaşan bir kumpanyanın oyuncuları vardır. Onlarla birlikte yollara düşer, tarihin içinde (kronolojik olmaksızın) gezeriz. “Topio stin omichli / Puslu Manzaralar / Landscape in the Mist”in iki küçükkahramanı da tanımadığı babalarını bulmak için dağ bayır demez dolaşır.
Angelopoulos’un kendisi ise, bir yolda karşıdan karşıya geçerken öldü. “To livadi pou dakryzei / Ağlayan Çayır / The Weeping Meadow” (2004) ile başlayıp “(İ skoni tou hronou / Zamanın Tozu / The Dust of Time” ile devam eden üçlemesinin son filmi “The Other Sea”yi çekiyordu. Filminin kapalı bir ufuktan söz ettiğini söylüyordu. “Bir ülke olarak, hepimiz kapalı bir bekleme odasında oturur gibiyiz ve o kapı nihayet açıldığında ne olacağı hakkında en ufak bir fikrimiz yok.”
Odanın kapısını açtı, dışarı çıktı, belki de. Karşıdan karşıya geçerken, görev başında olmayan bir polisin kullandığı motosikletin altında kaldı. Hastaneye kaldırıldı ama kurtarılamadı.
Sevilen bir yönetmenin ölümü herkesi üzer. Ama benim için, bizim için, Theo Angelopoulos, sevilen bir yönetmenden de öteydi. Onu çok eskilerde tanıdık, çok sıklıkla gördük, neredeyse bütün filmlerini izledik. Hepimiz, bir noktada, filmlerinin ağır temposuna ilişkin bir Angelopoulos esprisi de yapmışızdır herhalde. Kendisi ise sekanslarının uzunluğunu tercihten çok sezgiye bağlardı: gözleri kapalı bile olsa, bir sahnenin bitmiş olduğunu hissetmeye. “Anaparastassi”nin başında ilk kez yaşamış bu hissi. Otobüsten çıkan aktörler tepeye tırmanmaya başlayınca, asistanı, ne zaman keseceğini sormuş. Angelopoulos, gözlerini yummuş, sesleri dinlemiş ve bir noktada “Stop” demiş.
Ölümünün ertesi sabahı, Festival’in en has izleyicisi Vahit Tansoy beni Antalya’dan arayıp da başsağlığı dilediğinde, akşama “Kumpanya”yı izleyeceğini söyledi. Bütün o içimize işlemiş filmleri hasretle hatırladım: ”36 Günleri”, ”Avcılar”, ”Kumpanya”, ”Kitera’ya Yolculuk”, ”Arıcı”, ”Puslu Manzaralar”, ”Leyleğin Geciken Adımı”, ”Ulis’in Bakışı”, ”Sonsuzluk ve Bir Gün”, ”Ağlayan Çayır” ve ”Zamanın Tozu”. İster istemez, bencilce bir duyguya da kapıldım ve “The Other Sea”nin ne kadarını çekebildiğini merak ettim.
“Anaparastassi”nin Cannes’daki Eleştirmenler ödülünden söz ettik. Cannes’dan alınmış başka ödülleri de var. 1984’te “Kitera’ya Yolculuk” ile Senaryo ödülü ve FİPRESCİ ödüllerini aldı. Gerçi 1995’te jüri Altın Palmiye için Emil Kusturica’nın “Underground”unu tercih edip “Ulis’in Bakışı”na Jüri Özel Ödülü verdi ama üç yıl sonra Angelopoulas “Sonsuzluk ve Bir Gün ile Palmiye’ye kavuştu. Daha çok Avrupa festivallerince ödüllendirilmiştir. 2004’te de, “Üçleme: Ağlayan Çayır” ile Avrupa Film Ödülü’ne layık bulunmuştu.
Bu noktada bir şöhret ve tanınma meselesi gündeme gelirse eğer, yıllar önce Festival’deki bir basın toplantısında bizzat Angelopoulos neşeli bir anekdotla buna açıklık getirmişti. “Ulis’in Bakışı” için oyuncu ararken, bazı dostları Harvey Keitel’ı önermiş. “Harvey Keitel de kim?” demiş yönetmen. Kasetlerini getirmişler (malum, eski günler). Özlemiş, çok beğenmiş, teklifte bulunmuş. Harvey Keitel’e “Angelopoulos yeni filminin başrolünü senin oynamanı istiyor,” diye haberi iletmişler. “Angelopoulos da kim?” demiş Keitel…
(Pardon, daha yeni olan buymuş meğer)
Robert Redford’un varisliğine ilk kez aday gösterildiği dönemden bu yana defalarca “En Seksi Erkek” seçildi ama yakışıklı Brad Pitt artık başka şekilde de anılıyor: iyi oyuncu.
Güzellik, sinemaya girmek için işe yarayan bir silahtır. Ancak çok güzel ya da yakışıklı iseniz, sırf bu özelliğinizle değerlendirilme tehlikeniz de büyüktür. Bir yaş küçüğü Leonardo DiCaprio gibi, Brad Pitt’in adı da yıllar boyunca oyunculuktan çok yakışıklılığı çağrıştırdı. Oysa artık hayli gerilerde kalmış “Thelma ve Louise”den bu yana oyunculuğuyla da dikkati çekmişti. “İhtiras Rüzgarları / Legends of the Fall” ile hem Oscar, hem Altın Küre’ye aday olup, “12 Maymun / 12 Monkeys” ile de Altın Küre almasından sonra oyuncu olarak da kabul görmeye başladı. Bu noktaya gelişi ise hiç kolay olmadı. Brad Pitt, tesadüfen yıldızlık tahtına oturan biri değil, yıllarını kamera önünde geçirmiş tecrübeli bir sanatçı. 1991’de “Thelma & Louise”te Geena Davis’in karakterini baştan çıkartan J.D.’yi oynadığında bir heveskâr değildi, sinema ve televizyonda yirminci kez kamera karşısına geçmişti.
Dedikodulardan yakasını kurtarmakta ise bu kadar başarılı olmadı. Geena Davis ve Juliette Lewis ilişkilerinin ardından, Gwyneth Paltrow’la yaşadığı fırtınalı beraberlik gene “seksi erkek” imajını körükledi. Jennifer Anniston’la yaptığı evlilik hem çok ilgi uyandırdı, hem de sayısız hayalkırıklığına yolaçtı. “Mr. And Mrs. Smith”te birlikte oynadığı Angelina Jolie’ye gönül verip (uzun süre inkâr ettiler gerçi), Anniston’ı bırakarak onunla birlikte olması ise basının dikkatinin bir an bile olsun onların ve evlat edindikleri çocukların üzerinden ayrılmadığı Brangelina yıllarının başlangıcı oldu. Aslında bu evlilik sayesinde kendine, çeşitli ırklardan çocuklara babalık eden ve kıtadan kıtaya dolaşan eylemci olarak yeni bir tip çizdi. Çeşitli ırk ve milliyetten çocuklarının yanısıra, üç tane de ‘biyolojik’ çocukları var.
William Bradley Pitt, gazetecilik ve reklamcılık okuduğu halde oyunculuğa duyduğu sevgi nedeniyle mezuniyetin eşiğinde okulunu bırakıp Hollywood’a yerleşti. Dindar ailesinin tepkisinden çekindiği için de onlara, sanat tasarımı eğitimi görmek için Pasadena’ya gittiğini söyledi. Hollywood’da oyunculuk dersleri aldı, şoförlük dahil birçok ek iş yaptı ve Tom Di Cillo’nun “Johnny Suede”inde (1991) ilk başrolünü oynadı. Varisi sayıldığı Robert Redford’un “A River Runs Through It / İçinden Geçen Nehir”iyle (1992) de yeteneğini kanıtladı. “True Romance/Çılgın romantik”te, Dick’in odasına yerleşmiş, durmadan uyuşturucu çekerek TV izleyen uçuk Floyd yan karakteriyle unutulmaz bir performans sundu.
Tom Cruise’la aşık attığı “Interview with the Vampire”, Morgan Freeman’dan aşağı kalmadığı “Se7en” ve ona Altın Küre getiren “12 Monkeys / 12 Maymun” (1995) onun starlığı ile birlikte iyi aktörlüğünü de ilan ettiği filmler oldu ama, dedikoduların merkezinde yer almaktan ve “en seksi” olmaktan bir türlü kurtulamadı.
“Snatch/Kapışma”daydı (2001). Annesini çok seven ve eldivensiz dövüşen İrlandalı çingene Mickey’yi oynamıştı. Ama esas usta işi performanslarını, hayatını Jolie ile birleştirmesinin ardından bir süre uzak durduğu sinemaya dönünce sundu: üç hikâyeli “Babel” (2006), kendi yapım şırketinin çok sevdiği filmi “The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford / Korkak Robert Ford’un Jesse James Suikastı” (2007) (Venedik’te Volpi Ödülü aldı) ve Oscar ile Altın Küre adayı olduğu “The Curious Case of Benjamin Button” (2008). Filme adını veren karakteri 80 yaşında alıp çocukluğuna kadar götürmüştü. Quentin Tarantino’nun “Inglourious Basterds”ındaki (2009) Teğmen Aldo Raine’den iki yıl sonra da, 2011’deki iki başarılı, ödüllük performansı geldi.
Terrence Malick’in kırk yıllık meslek hayatındaki beşinci filmi “The Tree of Life / Hayat Ağacı”, 1950’li yıllarda Texaslı, üç çocuklu bir ailenin hikâyesini anlatıyor. Pitt’i, çocuklarına duyduğu sevgiyi ifade edemeyen, sert baba O’Brien olarak izliyoruz. “Moneyball / Kazanma Sanatı”nda ise, karşımıza hakiki bir karakter, Oakland A beyzbol takımını bilgisayar analizinden yararlanarak küçük bir bütçeyle başarıya götüren Billy Beane olarak geliyor. İkisiyle New York Film Eleştirmenleri Grubu’nun ödülünü aldı, Gotham ödülünü “Tree of Life”ın oyuncu kadrosuyla paylaştı. “Moneyball” ile kimi eleştirmen gruplarının adayı oldu; şimdilik son ödülü ise, hafta sonunda Boston Film Eleştirmenleri’nden: “Moneyball” ile En İyi Erkek Oyuncu. Bu arada, her iki filmle de Oscar beklentileri var. İki adaylıktan sonra, eylemci ve iyi oyuncu Brad Pitt’in belki de vakti gelmiştir diyoruz.
Şu son on gün içinde, eski festivallerin rüzgârıyla savruldum, gözümün önüne çok sevdiğim iki cazcının yüzleri geldi. Biri kötü haber, biri iyi. İkisi de Akbank caz festivallerinden…
JC’S iki gün üst üste George Garzone ile yeniden çalmaya dönen Can Kozlu’nun kayıtlarına mekânlık edecek. 13’ünde mi gitsem 14’ünde de mi derken, hangi gün geleyim diye danıştığım Aytek, ikisinde de gelmemi söyledi. Albüm çıkınca ‘oradaydım’ diyebileceğim için. Kötü haber ise, Sam Rivers’dan. Hep kendi inandığı, sevdiği müziği yapmış, başkalarına da çok yol açmış, “Loft” hareketinin önde gelen isimlerinden, özgür müzisyen Sam Rivers, 88 yaşında öldü.
8. Akbank Caz Festivali’ne Sam Rivers Trio olarak gelmişti. “Virtüöz “multi-enstrümantalist” Sam Rivers, ilk dönem blues’undan soyutlamaya uzanan bir caz geleneği el kitabını andırıyor,” diyordu tanıtımında. Ben ise hayranı olduğum bu ‘free-jazz’ öncüsünü sessiz sakin kuliste dolaşan mütevazı şahıs olarak hatırlıyorum. Kontrbas ve bas klarnette Douglas Matthews; davul, tenor saks ve piyanoda Anthony Cole ile sahne almış. Tanıtımın sonunda “… 1970’lerin elektronik devrimini yok sayarak kendini akustik müziğe adadı,” denmiş. “Sam Rivers, özgün olmayı her şeyin üstünde tutan, konformizmin panzehiri bir cazcı. CoItrane estetiğinin de gerçek savunucularından.”
Konformizmin panzehiri, gerçekten de doğru bir tanım. Tıpkı Loft Hareketi’nden Muhal Richard Abrams, Anthony Braxton, Oliver Lake, Hamiett Bluiett, Arthur Blythe, David Murray gibi, ki hepsini burada dinleme onuruna erişmiştik. Gerçi Cazkolik üstadın aramızdan ayrılışını hemen duyurdu ama, çok sevdiğim için dayanamayıp gene de biraz çiziktirdim, affola! Ölümü duyurulduktan sonra sitesinde “Onlara neler kaçırdıklarını söyle,” yazmıştı. Bilmez miyiz hiç?
İkinci anı / çehre ise, George Garzone’ye ait. Üstadımız Michael Brecker, kendisini ‘saksın ustası’ diye tanımlayanlara, “Ben saksın ustası değilim, o usta George Garzone’dir,” demişti. Brecker’a saygımız sonsuz ama Garzone gerçekten de usta tanımını hak eden bir müzisyen. Onu da mütevazı bir şahıs olarak hatırlıyorum. Ama belki de büyük müzisyenliğin gereğidir. Adam olmak, yani. 3. Akbank Caz Festivali’nde gene Can Kozlu ile bir tenor saks-davul ikilisi oluşturmuşlardı. Sanırım Aksanat’ta çalmışlardı. Ne kadar uzun zaman geçmiş, neredeyse yirmi yıl. Mükemmel bir konserdi, Can Kozlu da çok beğendiğim bir müzisyendir. O sıralarda Boğaziçi Üniversitesi’nde caz dersleri veriyordu. Tekrar aramıza katılmasına, Garzone’nin İstanbul’a gelmesi kadar sevindim neredeyse…
George Garzone da müzisyenliği kadar, belki daha da fazla hocalığıyla bilinir. Hatta, akademik hayatı tercih ettiği için hak ettiği kadar tanınmadığını da söyleyebiliriz. Doğduğu şehir Boston’da yaşamayı, orada çalmayı tercih etmiştir. En yetenekli saksofoncu dalında iki kez Boston Müzik Ödülü’nün de sahibi olmuştur. 1950 doğumlu Garzone bir rivayete göre müziğe klarnetle başladı. Saksofonla, dört yıl sonra tanıştı. Bir başka rivayet de, tenor saksı altı yaşındayken keşfettiği yönündedir. Hocalığa başlaması da erkendir. 1972’de, Can Kozlu’nun da okulu olan Berklee College of Music’den mezun olduktan sonra, zamanını yorumculuk ve eğitmenlik arasında böldü.
Geçen yıl, NEC Jazz Faculty All-Stars at the Jazz Standard konserlerinin bir bölümünü izlemiştim de, unutulmaz bir hocalar toplantısıdır. New England Konservatuvarı caz hocaları, trompette John McNeil, piyanoda Frank Carlberg, basta Cecil McBee ve yedek davulcu Richie Barshay (Billy Hart dinletide yer alamamış) ile Garzone, öğrencilerine sadece dersleriyle değil, çalışlarıyla da örnek olmuştur. Eğer nette arayacaksanız, piyanoda Leo Genovese ile Regattabar’da leziz bir dinletileri var. Ratdog’la da hoş bir uyum sağlamışlardı.
Kendisi gibi efsanevi grubu The Fringe’la düzenli olarak Boston bölgesinde sahneye çıkıyorlar. 1972’de kurulan grupta basta John Lockwood ve davulda Bob Gullott yeralıyor. Üç albüm yaptılar. Garzone’nin ise toplam yirmi kaydı var.
1995’te Stan Getz’e “Alone” ile selam yollamıştı. Bir yıl sonra Joe Lovano ile birlikte ona Downbeat dergisinde dört yıldız getiren “Four’s and Two’s”u kaydetti. 1999’da “Moodiology” geldi, yeni yüzyıla da “Fringe in New York”la girdi. Grammy ödüllü Joe Lovano Nonet’in üyesidir.
Dave Liebman, onun sükuneti ve tanrı vergisi yeteneğini kastederek, “’The Natural’ filmini bilir misiniz?” demişti. “Adını George Garzone’den almış.” Meslektaşlarının, eleştirmenlerin çok takdir ettiği bir müzisyendir. Hocalık kısmına gelince, etkisi ve katkıları tartışılmaz. Kendisi geleneği Berklee’de öğrenmiş. “Gelenerek, ne kadar dışına çıksanız da, nasıl çaldığınızı belirler,” diyor. Ama görevi öğrencilerine ufuklarını açmayı göstermekmiş. “Onları geleneğin dışına çıkarmak istiyorum.” Aralarında Branford Marsalis, Joshua Redman, Danilo Perez de var. İmzasını taşıyan triyadik kromatik yaklaşımı hem ders, hem dinleme zevki veren DVD’si “The Music of George Garzone & The Triadic Chromatic Approach” ile tanıtmıştır, herkese gidip tek tek ders veremediği için (öyle diyor). Joe Lovano’ya göre müzik yaratmak, aydınlanmak ve yeni fikirleri geliştirmenin taze yollarını bulmak isteyen herkes için biçilmiş kaftan. “George müziğe kendini adamıştır ve ben dahil çevresindeki herkes için ilham kaynağıdır,” diyor.
Rivers ile ortak noktaları ne diyecek olursanız, tek kelimeyle cevap verilebilir: Coltrane.
Meryl Streep her kılığa girebilen mükemmeliyetçi bir oyuncu olarak bilinir. Oscar adaylığı açısından ise bir rekortmen. “The Iron Lady” ile de aday gösterilirse eğer, bu onun 17’nci adaylığı olacak.
Muhafazakâr, Reagan’a yakın, saçı kötü, modaya uygun giyinmiyor. Daha önceleri Margaret Thatcher deyince Meryl Streep’in aklına ilk gelenler bunlarmış işte. O dönemde siyasetle pek ilgisi olmadığını söylüyor. Oysa “The Iron Lady”nin Thatcher’ı, özellikle de yaşlı Thatcher’ı dantel gibi işlenmiş bir karakter. Demek ki arada ev ödevini yapmış, her zamanki gibi kendine hedef olarak mükemmeliyeti seçmiş. Filmi gören herkesin hemen kabul edeceği gibi, ödüllük bir performans.
Ama hemen hemen bütün performansları öyle oluyor zaten. Bu yıl Berlin Film Festivali de onu Onursal Altın Ayı ile ödüllendirecek. Berlinale organizatörlerinin açıklamasına göre, iki Oscarlı, şimdilik 16 adaylıklı sanatçı ödülünü, 14 Şubat günü, “Demir Lady” adlı yeni filminin tanıtımında alacak. Festival yöneticisi Dieter Kosslick, Streep’i, “Dramdan, komediye kadar çok çeşitli rollerin altından rahatlıkla kalkabilen, çok yönlü bir yeteneğe sahip” bir sanatçı diye tanımladı.
Meslektaşlarının, eleştirmenlerin ve pek çok seyircinin gözünde yaşayan en büyük aktrislerden biri olan Meryl Streep, üçü yardımcı oyuncu dalında olmak üzere toplam 16 kere aday olduğu Oscar ödülünü iki kez aldı: biri, yardımcı oyuncu olarak “Kramer vs. Kramer / Kramer Kramer’e Karşı” (1979), ikincisi de En İyi Kadın Oyuncu dalında “Sophie’s Choice / Sophie’nin Seçimi” (1982) ile. Aslında Oscar’a ilk kez, 1978 yapımı Michael Cimino filmi “The Deer Hunter/ Avcı” ile aday olmuştu.
O gün bugündür Oscar adaylığı mesleğini sürdürüyor. İki yıl önce “Julie & Julia” (2009) on altıncı kez Akademi tarafından aday gösterilmişti. “The Iron Lady” ile de benzer bir başarı kazanırsa, yirmi adaylığa doğru sağlam bir adım atmış olacak. Streep, Margaret Thatcher’dan önce başka gerçek kişileri de canlandırmıştı: Julia Child, Ethel Rosenberg, Karen Silkwood, Karen Blixen, Roberta Guasppari, Lindy Chamberlain ve Susan Orlean gibi.
Yönetmen Sydney Pollack bir keresinde onun yirminci yüzyılın ikinci yarısının en yetenekli aktrisi olduğunu söylemişti. Meryl Streep ise böyle lafların insanı öldüreceğini düşünüyor. Ama üç yıl önce, sık sık birlikte çalıştığı yönetmen Mike Nichols’ın, Tony Kushner’in oyunundan uyarladığı mini dizi “Angels in America” ile 2003’te Emmy alırken, “Bazen beni abarttıklarını düşünüyorum,” demişti. “Ama bugün değil”. Oyuncunun mini dizide üç ayrı karakteri canlandırdığını hatırlatalım: Hannah Pitt, Ethel Rosenberg ve Haham Isador Chemelwitz
Aslında, daha 1977 yılında, Fred Zinnemann’ın “Julia”sında, Jane Fonda, Vanessa Redgrave, Maximilian Schell ve Hal Holbrook gibi ağır toplar karşısında Anne Marie’yi oynarken hiç ezilmedi. Hatta derler ki, Zinnemann filme adını veren karakteri, beyazperdeye sahne ve ekrandan başarılı bir geçiş yapan bu yetenekli oyuncuya vermek istemiş ama Streep o sıralar tanınmadığı için Julia rolü, kendisi de harikulade bir oyuncu olan Vanessa Redgrave’e gitmiş. Eminiz, Julia’yı da kendini fazla zorlamadan oynardı.
Neredeyse şeffaf, solgun teni, zeki mavi gözleri, yüzünün zarif kemik yapısıyla kırılgan bir güzelliğe sahip olan aktris, “Ironweed”in basit Helen’inden “Manhattan” ile “Heartburn”ün ışıl ışıl Jill’i ve Rachel’ına uzanan geniş bir yelpazedeki kadınları başarıyla hayata geçirdi. Küçük yaştan operaya merak salan Streep’in güzel de bir sesi ve operatik ses eğitimi var. Özellikle “Postcards from the Edge” ve “Mamma Mia”da tanık olduğumuz gibi. Komedi yeteneğini ise ancak yıllar sonra kanıtlayabildi.
Lise çağında, oyunculukla ilgilenmeye başladı. Vassar’da ve Yale’de okudu, ikincisinde sahne tecrübesini arttırdı. New York’a gidip sahneye çıktı, bir Tennessee Williams oyunuyla Tony adayı oldu. Robert Markowitz’in “The Deadliest Season”ı (1977) ile televizyona adım attı, Fred Zinnmann’ın “Julia”sı (1977) ile sinemaya geçti. Ertesi yıl Marvin J. Chomsky’nin mini dizisi “Holocaust” ile Emmy aldı. Arkası da çorap söküğü gibi geldi.
Oscar adaylığı konusunda rekora ulaşırken, biri onu çok beğenen, biri tahammül edemeyen iki eski, büyük aktrisin rekorlarını kırdı. Derler ki, Katharine Hepburn, Meryl Streep’i hiç sevmezmiş. Onun beyninde dönen çarkları kasterek, “Klik, klik, klik” dermiş. Bette Davis ise, başka bir hikâye. Streep’in meslek hayatının başlarında ona bir mektup yazmış ve bir numaralı Amerikan aktrisi olarak kendi yerini genç Meryl’in alacağını hissettiğini söylemiş.
Rekorlara gelince: Akademi Ödülü’nü iki kez alan Davis, 1961’de “What Ever Happened to Baby Jane?” ile onuncu kez aday gösterildiğinde (Hepsi, En İyi Kadın Oyuncu), rekor kırmıştı. Derken Katharine Hepburn, “The Lion in Winter” (1968) ile on birinci adaylığına kavuştu. On ikinci adaylık ise, “On Golden Pond”la (1981) geldi. İşte kader bu noktaya parmak bastı ve “modern” akstrisler arasında Hepburn’un en sevmediği, Davis’ın ise mirasçısı saydığı kadın, Meryl Streep, “Adaptation” (2002) ile Oscar’a on üçüncü kez aday olarak, Hepburn’un rekorunu elinden aldı. Bu dalda 10’ar kez aday olan Bette Davis ve Laurence Olivier’ye ve 12 En İyi Oyuncu adayı olmuş Katharine Hepburn’a karşı, Meryl Streep’in 13 En İyi Kadın Oyuncu adaylığı var. Yardımcı Kadın Oyuncu dalındaki üç adaylık toplam sayıyı 16’ya çıkarıyor.
Evet, fazla biraz… Şimdi bunların yanına Margaret Thatcher’la gelecek bir adaylık, hatta ödül katılırsa, çok fazla olacak. Olsun, gene de bunu Streep’in aleyhinde kullanmayalım. O sadece işini yapıyor, ama iyi yapıyor.
Ümit Ünal, “Nar” ile tamamen ona ait olan, kendine malettiği bir sinemaya dönmüş. Doğrusu, “9”, “Anlat İstanbul” (bir bölümü olsa da) ve “Ara”nın yönetmeniyle buluşmak bizi de mutlu etti. Hatta ben kendimi, sanki biraz Ünal’ın ilk senaryosu olan “Fahriye Abla”nın dünyasına, duyarlılıklarına da gitmiş gibi hissettim.
Ünal, işe senarist olarak başlamıştı, ilk günden beri de ülkemizin en iyi senaristlerinden biridir. Zaman zaman akut bir diyalog sıkıntısı çeken, insanların başka dünyalardan gelmiş gibi konuştuğu bu sinemada, tertemiz diyaloglar yazar. Zaten ihmal etmediği hikâyesine, bu diyaloglar da katkıda bulunur. Bir de, karakterlerini üç boyutlu hale getirmesine, tabii.
Aslında Ünal’ın, eleştiriler de alan Hasan Ali Toptaş uyarlaması “Gölgesizler”de başarılı olduğunu düşünüyorum. Zor bir yazarın, şahsen çok sevdiğim bir yazarın neredeyse sinemaya uyarlanamaz nitelikteki kitabından iyi bir film çıkarmıştı. Bence bu sefer, filmi daha çok beğenenler, edebiyat uyarlamalarında her zaman olduğunun tersine, kitabı daha önce okuyanlar olmuştur. Gene de, Ünal’ın her şeyi kontrol altına aldığı, yazıp yönettiği filmleri seyircisini daha çok tatmin ediyor diye düşünüyorum. Bir sinemacı, bir yazar olarak zengin bir dünyası olduğu için, mutlaka.
Film, bir Birhan Keskin şiirinin (Penguen 2) son iki dizesiyle başlıyor: “Dürtme içimdeki narı / üstümde beyaz gömlek var”. Böylece de bizi narın kabuğunun çatlamasına hazırlıyor. Mekâna çok uyan bir saatin gri-mavi ışığıyla yoksul bir semtteki ev(in)den çıkan bir kadın görüyoruz önce. Uzunca bir yolculuğun ardından bu sefer çok farklı bir semtteki lüks, gösterişli eve geliyor. Adı, Asuman (Ünal’la ilk kez “9”da çalışmış olan Serra Yılmaz). Evsahibi Doktor Sema’ya fal bakmak için gelmiş. Kapıyı sabahlıklı açan genç bir kadın (İrem Altuğ), kendisinin Sema olduğunu söyleyip onu içeri alıyor. Dört ana karakterden oluşan filmin iki oyuncusuyla böylece tanışmış oluyoruz. Üçüncü karakter, ikinci evin kapıcısı (Erdem Akakçe). Dördüncüsü ise, evin sahibi Doktor hanım (İdil Fırat).
Filmin ve yönetmenin sürprizlerini bozmamak adına, “Nar”ın bir adaleti tecelli ettirme girişimi üzerine kurulu olduğunu söylemekle yetinelim. Ama seyircisine ders vermek, ya da sosyal bir meselenin altını kalın uçlu kalemle çizmek gibi bir derdi yok. İk ev (ilkini sadece dışarıdan görüyoruz), iki semt arasında bir uçurum var, elbette. Evdeki iki kadınla Asuman arasında da mukayese temeli bile oluşturmayacak farklılıklar nevcut. Ancak, hakkı olduğuna inandığı bir şeyi isteyen Asuman, bir intikam meleği olmaktan uzak. O sadece, ısrarla, inançla hakkını talep eden bir kadın.
Ümit Ünal, her zaman anlattığı hikâyeye odaklanmıştır zaten. Bu sefer de dört ana karakterle, “9” ve “Ara”da olduğu gibi gene tek bir kapalı mekânda, usul usul hikâyesini anlatıyor. Açıkça değinilen toplumsal meseleleri, bu hikâyenin arasından görüyoruz.
Serra Yılmaz da, bu rol için onu isteyen, hatta Asuman karakterini onu düşünerek yazdığı söyleyen yönetmenine yorumuyla yardımcı oluyor. Kolaya kaçmıyor, bir an bile Asuman’a tekinsiz bir hava kondurmuyor, sadece ısrar ediyor. Filmin gizemli, fantastik öğeleri de ondan, Asıman’ın güçlerinden kaynaklandığı halde.
Karakterler içinde ona köken olarak en yakın kişi kapıcı Mustafa olmalı. Ama kişilik olarak Asuman, Sema, Deniz ve Mustafa apayrı karakterler. Bence bu dağılımda en nankör karakter İdil Fırat’a düşmüş. Çünkü didaktik esintileri olan tek karakter, onun katı Sema’sı. Tiyatro kökenli Erdem Akakçe ise, bu tek mekân kısıtlamasından engellenmişe benzemiyor. Daha önce “Ara” ve “Gölgesizler”de de Ünal’la çalışan aktör karakterini abartıya kaçmadan yorumlamayı iyi bildiğini daha önce de Çağan Irmak’ın “Karanlıktakiler”indeki parlak performansıyla kanıtlamıştı. Sonuç olarak, yükünün biraz ağır olduğunu düşündüğüm İrem Altuğ dahil, genelde iyi oynanmış bir film, ama herkes kendi karakterinin hakkını verse de, nedense ansambl oyunculuk duygusu (oyuncu sayısının azlığına rağmen) zayıf kalmış.
Dedik ya, önemli olan Ümit Ünal’ın en iyi yüzdüğü sulara dönmüş olması. Ustası olduğu türden, kendine ait bir senaryoyla karşımıza çıkması. “Nar”, çarpıcı ve döneme uygun bir ‘en yakın bildiğini tanımama’ hikâyesi anlatıyor.
Janet Frame, tıkanmış yazar Grace Cleave kisvesi altında kendi hayatından bir bölümü anlatıyor. “Bir Başka Yaza Doğru”, onun ‘mahrem’ bulduğu için yaşarken bastırmadığı bir hafta sonu ziyaretinin hikâyesi…
Evinde yalnız, ama yapayalnız… Küçükken kendine ait iki yer bulduğunda, tamamen kendisine ait olduklarını hissettiğinde ne kadar yalnızsa, o kadar yalnız. O zamanlar belki de bilmiyordu göçmen bir kuş olduğunu. Ama şimdi biliyor, henüz başkalarına söyleyemese de. Kendi güneşli, havası açık, hayvanları ile çiçekleri farklı yurdunda değil gerçi, İngiltere’de: buz gibi soğuk, güneş buralara uğramıyor pek, sırılsıklam yağmur…
Janet Frame’in 1963’te yazdığı son romanı “Towards Another Summer / Bir Başka Yaza Doğru”nun otobiyografi kahramanı, bir yazar, Grace Cleave. Yalnızlığı tercih etmiş, Londra’da bir dairede oturuyor, çiçekli döşemelik kumaşları var. New Yorker’da hikâyeleri yayınlanacak, ve yazar hiç sevmese de BBC ile söyleşi yapacak kadar bir şöhrete sahip. Grace, yazdığı romanın ikinci ve üçüncü bölümleri arasında sıkışıp kalmış. Kendisinin de bir göçmen kuş olduğunu fark etmiş. Tam o sırada onu tanıyan iyi niyetli ama pek de zeki olmayan bir gazeteci, İngiltere’nin kuzeyinde, ailesiyle birlikte bir hafta sonu geçirmeye davet ediyor. Karısı, babası, kendisi…
Philip Thirkettle, Relham’daki ısının Londra’dakinden çok daha makul olduğunu söylüyor. Grace’i gelip de buranın keyfini çıkarmaya davet ediyor. Öylesine bir haftasonu yolculuğu işte. Ama Grace için hiçir şey ‘öylesine’ olamıyor. İnsanlarla bir araya gelmesi, kısa süreler için bile olsa, cesaret gerektiriyor. Zihni onu ürküten dış dünya ile kendi iç dünyası arasında gidip gelen bir kurye gibi. Bu haftasonunda da kendi geçmişine dönüyor. Başkalarının yanında hissettiği tedirginliği, şimdiki ânı hatıralarıyla harmanlayarak gidermeye çalışıyor. Philip ve karısı Anne, bazen Grace oluyor, bazen de Grace’in annesiyle babası George ve Lottie.
Çocuklar da onun kendi çocukluğunu davet ediyor. Evet, iki de çocuk var, Philip sözünü etmeyi unutmuş. Etseydi eğer, Grace büyük ihtimalle onun davetini kabul etmezdi. Neyse ki baba yok, bir yere gitmesi gerekmiş. Çocukluk hatıraları, Janet Frame’in otobiyografisinin ilk kitabını okuyanlara aşina gelecek. Mekânın, kişiliklerin ve metinlerin sınırları birbirinin içine geçiyor. Frame’in romanı “The Adaptable Man”in malzemesi ise sık sık, Grace’in yarıda kalan romanına ilişkin olarak su yüzüne çıkıyor.
Janet Frame, Yeni Zelandalı bir yazar. Kitaplarını okumuş olabilirsiniz. Belki de yurttaşı Jane Campion’ın onun üç otobiyografik kitabından (To the Is-Land, An Angel at My Table, The Envoy from Mirror City) ikincisinin adıyla yaptığı 1990 yapımı filmi “An Angel at my Table”ı görmüşsünüzdür. Filmde Janet’i aktris Kerry Fox oynuyordu. Hayatına aşina olabilirsiniz. Jane Freeman’ın hayatının çoğu yazardan farklı yanı, akıl hastanelerinde geçirdiği yıllar. Öğretmenlik yaparken, teftiş gününde onun çalışmasını izlemek için müdürle birlikte gelip sınıfında oturan müfettişten, bir dakika rica edip sınıftan çıkmış. Çıkış o çıkış!
Hatıralarına pek benzemeyen çok acılı bir çocukluk geçirmişti. O ve kızkardeşleri, yerel gazetenin çocuk bölümüne düzenli olarak katkıda bulunur ve kendilerini Brontë kardeşlere benzetirlerdi. Janet genç yaşta şair olmaya karar vermişti. Okul olayından sonra, kendisine konan şizofreni teşhisinden çok utandığını söylüyor. Doktorlar ise, daha önceki tedavilerin yanlış olduğunu düşünerek, kendi tedavilerini sürdürdüler. Sonunda, lobotomi kararı alında. Neyse ki Frame, yazmayı ve dergilere yollamayı sürdürüyordu. Lobotomiden birkaç gün önce, seçkin bir edebi ödül kazandı. Hastane idaresi operasyonu iptal etti. Frame de Avrupa yolunu tuttu.
Yaşadıkları hakkında şunları yazmış: (http://www.psikiyatri24x7.com):
“Seacliff Hastanesi’nde mümkün olabileceğini asla düşünmediğim bir dünyada geçirdiğim altı hafta… akıl hastalığının dehşetlerinde yoğun bir kursa dönüştü… Oradaki ilk anımdan itibaren normal hayatıma dönemeyeceğimi veya gördüklerimi unutamayacağımı biliyordum… Birçok hasta başka koğuşlara konulmuştu… adları yoktu, yalnızca takma adları vardı, geçmişleri, gelecekleri yoktu, yalnızca hapsedilmiş bir Şimdi, eşlik eden ufukların olmadığı sonsuz bir olma-ülkesi…” Bu kâbus, elektroşokla sürdü Hayatının odağının aniden kaybolduğunu söylüyor. “Yeni elektrik tedavisi verildi vana ve aniden hayatımın odağı kayboldu. Hatırlayamıyordum. Dehşete düştüm. Etrafımdaki başka insanlar gibi davrandım. Dili öğrenen ben o dili konuşup eyledim. Kendimi tümüyle yalnız hissediyordum. Konuşulacak kimse yoktu… kilitlenmiştin, ne deniliyorsa yapıyordun yoksa, işte bu kadar…”
“Bir Başka Yaza Doğru”, onun İngiltere’deki son günlerinde yazdığı bir kitap. O sıralar, kitabı fazla şahsi bulmuş ve kendisi hayattayken yayınlanmasını istememişti. Sonra bu kitaptan öümlecikler, fikirler başka kitaplarına geçti. Aynı malzemeyi farklı şekillerde “To the Is-land”da da görüyoruz. Ama mesele Frame’in dolabındaki iskeletler ya da hangisinin daha doğru olduğu değil, mesele Janet Frame’in gerçekliğin muhtelif versiyonlarıyla rahatlıkla oynayan bir yazar olması. Otobiyografik nitelikte bütün kitapları toplu olarak ele alınırsa, gerçek ile hatıraların, illüzyonların ve sanatın nasıl birbirinden ayrılmaz şekilde bir araya geldiklerini de görebiliriz. Üstelik, “Bir Başka Yaza Doğru” onun yaratıcı sürecini en iyi anlatan kitap.
Asıl düşündürücü olan, Janet Frame’in yazarlığından çok akli durumunun tartışılması, bu yazarlık sanki o durumun bir lütfuymuş gibi davranılması… İnsanlar, Sylvia Plath’e yöneltmedikleri şüpheciliği neden ona yöneltiyor? Frame, lobotomiden kurtuluşundaki mucizeye, çocukluğunun David Copperfield’e ve Brontë kardeşlerin aynı dönemine rahmet okutacak acıları, insanlarla ilişki kurmada çektiği zorluğun bazen hazin, bazen komik oluşu bir yana; dünya edebiyatının sayılı yazarlarından biri; kendi ülkesinin belki de en büyük yazarı. “Bir Başka Yaza Doğru”da, Z. Ceyil Özmen’in yazara dost çevirisinin de katkısıyla, onun narin ve tedirgin ruhuna nüfuz ediyoruz. Şiirden farksız anlatımıyla naklettiği bu hafta sonunu onunla birlikte yaşıyoruz.
Peki, kitabın o yaşarken basılmasını neden istememiş? Nihayetinde, açıklanan sırlar da söz konusu değil. Belki de, gazeteci Philip’in, yani Guardian’dan Geoffrey Moorhouse’un hatırınadır. Yer yer Philip ile Anne’e karşı acımasızca davrandığı söylenebilir. Bir de, “Bir Başka Yaza Doğru”, biyografiden de ileri bir şey olduğu için belki. Bir otobiyografiden çok daha yaşanmış sanki, daha mahrem. Ayrıca da bize, bir romanın bir biyografiyle aynı olayları anlatırken bile ne kadar daha fazla şeyi açığa vurduğunu gösteriyor ki, bunlara yazma süreci de dahil…
“Tinker Tailor Soldier Spy” ya da bildiğimiz adıyla “Köstebek”, bu yıl herkesin en merakla beklediği filmlerden biri. Kimimiz, Alec Guinness’i unutamamış, kimimiz düpedüz John Le Carré hayranı. Sadece Smiley’nin izini sürenler de var…
John Le Carré’nin unutulmaz karakteri Smiley’nin beyazperdede yeniden can bulacağını duymak herkesi heyecanlandırdı. Hepimizin “Tinker Tailor Soldier Spy / Köstebek”e ilişkin beklentileri vardı. John Le Carré hayranları, hâlâ çalakalem yazan üstadın casuslar dünyasından biri olarak büyük bir başarıyla yarattığı Soğuk Savaş yıllarını beyazperdede görecek olmaktan memnundu. Yaşı tutanlar, TRT ekranına gelen 1979 yapımı yaklaşık beş saatlik BBC mini dizisini ve Smiley olarak Sir Alec Guinness’in muhteşem oyununu hatırlıyordu. Başka birisinin bu rolün altından nasıl kalkacağını da merak ediyorlardı.
Öte yandan, diziyi hatırlamayan, kitabı da okumamış olanları heyecanlandırmaya “Tinker Tailor Soldier Spy”ın yönetmeni ve kadrosu yetmiştir herhalde. Yönetmen, John Ajvide Lindqvist’in çok beğenilen kitabı “Låt den rätte komma in”den, onun senaryosuyla gerçekleştirdiği, aynı derecede övgü alan ilk filmi “Let the Right One In/Gir Kanıma” (2008) ile tanıdığımız Tomas Alfredson.
Seçkin bir ingiliz aktörler galerisi olan kadroya gelince: Smiley’yi Alec Guinness’den devralan Gary Oldman, ‘Kral’ Colin Firth (Bill Haydon), emsalsiz John Hurt (Kontrol), BBC’nin yeni Sherlock Holmes’u Benedict Cumberbatch (Peter Guillam), “Rome” dizisinin Caesar’ı Ciaran Hinds (Roy Bland), “Inception”ın Eames’i Tom Hardy (Ricky Tarr), aktör Freddie Jones’un (Elephant Man) oğlu, Dobby’nin sesi Toby Jones (Percy Alleline), “Sherlock Holmes”un kötü adamı Mark Strong (Jim Prideaux), “Millenium” dizisi ve filmleriyle “Wallander”den Davic Dencik (Toby Esterhase) ve kitabın/filmin önemli bölümlerinden Noel partisinin hafiften sarhoş bir konuğu olarak karşımıza çıkacak olan 1931 doğumlu yazarımız John le Carré.
Ama esas mesele, Smiley’de düğümleniyor, tabii. “…şişman, ufak tefek, en iyimser deyimle orta yaşlı, , orta halli, sade görünüşlü bir Londralı” olan George Smiley, John Le Carré’nin Karla Üçlemesi’nin ilk kitabı “Köstebek”in merkezindeki kişidir. “Küçük dağları yaratmışcasına kasılanlardan” değildir ama müthiş bir gözlem gücüne ve şaşmaz ahlâki ilkelere sahiptir. Bir ihanet ortamında, sadakate inanır. Özellikle bu romanda, diğer kitapların Smiley’lerinden daha fazla derinliğe sahiptir. Gizli Servis’teki (M16) bir Sovyet köstebeğini bulmak için yarı emeklilikten geri çağırılmıştır.
Alec Guinness, 290 dakikalık (İmdb’ye göre) BBC mini dizisinde Smiley’i kendine mâletmişti. Çok yavaş hareket eder, koca gözlüklerini çıkartıp ipek kravatına siler, sonra da hasmını bir şahmeran bakışıyla huzursuz ederdi. Hatta Le Carré, aktörün Smiley’i elinden alıp kendisine malettiğini bile söylemişti. Gary Oldman’ın da, rolünü ciddiye alırsa (karşı örnek, Sirius Black) eşsiz performanslar sunabildiği malum. Övgülere bakılırsa, yapılmaz sanılan bir işi yapmış, Guinness’inki kadar başarılı ama ondan biraz da farklı bir karakter yaratmış. O da tıpkı Guinness gibi, şiirsellikten uzak karakterine bir nebze şiir katabilmiş.
“Tinker, Tailor, Soldier, Spy”ın senaryosu, başarılı bir karı-koca senaryo ekibinin: Peter Straughan ile ne yazık ki artık hayatta olmayan Bridget O’Connor’ın imzasını taşıyor. Bazı değişiklikler yapmışlar ama, hikâyeye de, Le Carré’nin ustaca yarattığı dünyaya da sadık kalmışlar. ‘Sirk’ denen M16’nın başındaki Kontrol, örgütün en seçkin elemanlarından birinin bir Sovyet ajanı, bir ‘Köstebek’ olduğuna inanır. Şüphelendiği kişiler sağkolu Smiley (Beggarman), sevmediği Percy Alleline (Tinker), Macar asıllı Toby Esterhase (Poorman), işçi çocuğu Roy Bland (Soldier) ve Arabistanlı Lawrence’e benzetilen Bill Haydon’dır (Tailor). Onu ele geçirmek için, Sirk’in kafatası avcılarının başındaki Jim Prideaux’yu Çekoslovakya’ya, tehlikeli bir görevle yollar. “Bir çürük elma var,” diye anlatır derdini. Ne var ki, kumpas kurbanı olan Prideaux vurulur, zaten politik olarak zayıflamış Kontrol, yedeğinde Smiley ile, işten atılır.
Le Carre’nin yedinci kitabı ve Karla Üçlemesinin ilki olan “Köstebek”in mazisinde bunlar var. Soğuk Savaş donduruyor, bir köşede A.B.D., bir köşede S.S.C.B. Amerika’nın en özel müttefiki olan ya da öyle olmak isteyen İngiltere, önemli bir role sahip olduğunu gösterme çabasında. Gene de bir kayıp duygusu hakim sanki. Le Carré’nin Köstebek’i bu beklentiyi, kimilerindeki bu kayıp duygusunu kullanıyor. Ama kovalamacalar, patlamalar, gözle neredeyse izlenemeyen süratte çarpışmalar beklemeyin. Yerlerini soğuk, gri, cansız mekânlarda ölümüne mücadelelerini nisheten sükunetle sürdüren insanlar almış. Buna karşılık gerilim cidden öldürücü. Tomas Alfredson, ilk filminde olduğu gibi gene abartıyı kapı dışında bırakarak soğukkanlı bir İskandinav anlatımı tutturmuş. Smiley’nin dünyasına çok denk düşen bir anlatım bu. Özgün hikâyenin, ‘kuyrukları birbirine değmeyen tilkiler’ havasına da uygun. Eğer labirentte kaybolacak gibi olursanız, Jim Prideaux’nun başına gelenlerin asıl sır çözücü olduğunu hatırdan çıkarmayın.
M16 Jargonu
M16’yı yöneten esrarengiz şahıs, yani Kontrol, Britanya’nın CİA versiyonu olan M16’ya ‘Circus / Sirk’ diyor. Çünkü M16’nın karargâhı, Soho ile Covent Garden’ın birleştiği yerde, Cambridge Circus’ta. Kitapta Le Carré onu hayali bir yere, Londra’nın Batı Yakası’nda, Chaftesbury Caddesi ile Charing Cross Road’un birleştiği yere, Cambridge Cincus’un kuzeydoğu köşesindeki köhne bir dükkânın üstüne taşımış.
“Köstebek”, bir düşmanın gizli servisine nüfuz etmiş, halen orada çalışan kıdemli bir casus. Oxford İngiliz Sözlüğü’nün editörleri yazara bu tanımı o mu keşfetti diye sorduklarında, Le Carré emin olmadığını söylemişti. Aslında ‘köstebek’i bu anlamda ilk kez 1641’de Francis Bacon kullanmıştı. ‘Fenerci’, ‘Kafatası Avcısı’, ‘Anaokulu’, ‘Dadı’ gibi tanımlar, okurda olduğu gibi izleyicide de John Le Carré’nin bizi iyi bildiği bir gizli dünyaya taşıdığı hissini uyandırıyor. Sadece iyi bildiği değil, içinde çalıştığı bir dünya aslında. Bu kelimelerin çoğunu kendi uydurmuş ama, ondan sonra yazarlar da, profesyonel casuslar da onun dediklerini benimsemiş.
Yazar aslında casus
John Le Carré, David John Moore Cornwell ya da James David Cornwell’in (rivayet muhtelif) takma adı. 19 Ekim, 1931’de doğan David Cornwell, Oxford’dan mezun oldu, Eton’da ders verdi ve hem M15 (Britanya’daki etkinliklerle ilgili bölüm) hem de M16’da (ülke dışındaki olaylarla ilgilenen bölüm) çalıştı. Sonra 1964’te üçüncü romanı “The Spy Who Came In From the Cold / Soğuktan Gelen Casus” büyük sükse yapınca, casusluğu bırakıp tam zamanlı yazmaya koyuldu. Casusluk ve gerilim romanları dışında tek eseri, kendinden yaşlı yazar James Kennaway ve eşi Susan’la birlikte sürüklendiği tutkulu aşk üçgeni üzerinedir. Şimdi çok utandırıcı olduğunu düşündüğü kitap satmadı ama arka fonu, 1974’teki “Tinker, Tailor, Soldier, Spy”a temel oluşturdu. Kitapta ihanet sadece ulusal sırlara özgü değildir. Sırtınızdaki kurşun, en güvendiğiniz kişiden kaynaklanır.
Cambridge Casusları
Kitabın anlattığı dönemde, İngiliz casusluğu Cambridge’de doğmuştu, ama ipleri Moskova’nın elindeydi. İngiliz Gizli Servisi’ndeki bazı kişiler: Kim Philby, Guy Burgess, Donald Maclean, Anthony Blunt, 1930’larda Cambridge’deki solcu günlerinden beri Sovyet ajanı olarak çalışıyorlardı. Le Carré, bu casusların içinde en etkin ve tehlikeli olanı Kim Philby’yi tanısa da ondan hoşlanmaz ve ona güvenmezdi. Philby, “Tinker, Tailor, Soldier, Spy” yayınlanmadan önce Moskova’ya kaçmıştı. Ama Anthony Blunt (o sırada, Sir Anthony Blunt), teşhir edilmek üzereydi. Bu olguların da, bu tür bir casusun peşine düşülmesini anlatan romanın başarısında payı vardır.
Sinemacıların İskandinav polisiye yazarlarına olan hayranlığı bitmek bilmiyor. Stieg Larsson’un Milenyum Üçlemesi, Jo Nesbo’nun “Snowman”i, Henning Menkell’in Kurt Wallender’i derken, şimdi de Leif GW Persson’un kitapları bir Fox dizisi oluyor.
İskandinav polisiyelerinde herkesi çeken bir sihir var sanki. Geçen yıl İngiliz polisiye yazarları, yakında İskandinav yazarlar yüzünden kitapçı raflarında yer bulamayacaklarını söyleyerek şakalaşıyordu. O sıralar polisiyenin Altın Çağı’nın beşiği İngiltere’nin yazarlarının ciddi bir tehlikeyle karşı karşıya olabileceği bir şakaydı sadece. İskandinav yazarlarının sihrine ise, ilk kez yıllar önce İsveçli gazeteci-yazar Maj Sjöwall ve Per Wahlöö’nun Martin Beck dizisiyle tanık olmuştuk. İsveç’te “toplumsal ayna” işlevi taşıyan polisiyelere öncülük eden de onlardı. Ülkenin ve bölgenin soğuk iklimine pek de yabancı kalmayan, mutsuz komiser Beck’in kahramanı olduğu kitaplar, şaşırtıcı yoğunlukta bir sosyal bilince sahipti.
Aynı sosyal bilinci, haksızlıklara karşı çıkmayı, dünya ahvalini sorgulama isteğini daha sonra Henning Menkell’de de gördük, karakteri Wallender, Kenneth Branagh’ın şahsında, polisiye sevenlerin aşinasıdır. Sonra, Milenyum Üçlemesi ve Lisbeth Salander karakteriyle (gene İsveçli) Stieg Larsson geldi. O da, Sjöwall ve Wahlöö gibi, gazeteciydi. Ancak Larsson’un, o genç yaşta öldükten sonra basılan kitapları, sadece İskandinav polisiyelerinin sadece çok satmasında değil, önce kendi ülkelerinide ve Avrupa’da, sonra da A.B.D.’de itibar bulmasında bir dönüm noktası oluşturdu.
Kancayı kapitalistlere takan, kadınlara zaafı olan araştırmacı gazeteci Mikael Blomkvist, perde ya da ekranda görmek isteyeceğimiz bir karakter olabilir. Oysa dedektif Evert Backstrom hiç de öyle biri değil; katı kalpli, bencil, siyaseten yanlış, homofobik ve seksist bir cinayet masası elemanı. Bellibaşlı televizyon şirketleri arasında bir savaşa yol açacağı kimsenin aklına gelmez. Oysa öyle oldu ve Fox rakiplerini yenerek kriminoloji profesörü, profilci Leif GW Persson’ın çok satan polisiye romanlarından dizi yapma hakkını kazandı. Senaryo ise “Traffic” ve “Syriana”nın Oscar’lı senaristi Stephen Gaghan”a emanet edildi.
Aslında Persson’u da, Hollywood’un İskandinav polisiyesine karşı duyduğu aşkın son örneklerinden biri olarak görebiliriz. Sinema ve televizyon şirketleri kuzey polisiyelerinden yapılacak uyarlamalara neredeyse peşinen talip. İzleyicilerin de karmaşık varoluşçu, siyasi ve toplumsal sorunları ele alan bu filmleri ya da dizileri merakla izleyeceklerinden emin görünüyorlar. Şimdiye kadar pek yanılmadıkları da bir gerçek. Tabii, bu yazarlardan bir kısmının bağlı olduğu Salomonsson Acentesi’nin de hakkını yememek gerek.
İskandinav yazarların roman uyarlamalarının en heyecanla bekleneni, Stieg Larsson’un Millenyum Üçlemesi’nin ilk kitabı “The Girl with the Dragon Tattoo / Ejderha Dövmeli Kız”dan yapılan David Fincher filmi oldu. Larsson’un kitap olarak basıldığını göremediği üçlemesi, daha önce Danimarkalı yönetmen Niels Arden Oplev tarafından beyazperdeye aktarılmıştı. Dizinin sonraki iki kitabını, “The Girl Who Played with Fire / Ateşle Oynayan Kız” ile “The Girl Who Kicked the Hornet’s Nest / Arı Kovanına Çomak Sokan Kız”ı ise İsveçli yönetmen Daniel Alfredson yönetmişti. Birinci filmin yapımından iki yıl sonra da David Fincher, kitaba çok daha bağlı kaldığını iddia ettiği bir tekrar-yapım gerçekleştirdi. İlk eleştiriler hayli olumlu ama, üçlemenin dövmeli, punk kılıklı, sistemin karşısına aldığı ama başının çaresine bakmaktan aciz olmayan kadın kahramanı Lisbeth Salander’deki oyuncu seçimi tartışmalı. Fincher, bu punk intikam meleği için İsveç yapımlarında çok başarılı olan Noomi Rapace’yi değil de, “Social Network/Sosyal Ağ”de de birlikte çalıştığı Rooney Mara’yı seçti. Oysa Salander’in polisiyenin gelmiş geçmiş en etkin kadın karakteri olmasında Rapace’nin de büyük payı olduğu kesin.
Jo Nesbo’nun “The Snowman”i de beyazperdeye uyarlanması heyecan uyandıran kitaplardan biri. Film, Bridget Jones dizisi ile olduğu gibi Coen klasikleri ve John LeCarre uyarlaması “Tinker Tailor, Soldier, Spy”la da adlarını duyduğumuz Tim Bevan ve Eric Fellner’ın yapımcılığında gerçekleştirilecek. Ama polisiye hayranları ile sinemaseverlerin bu filmi sabırsızlıkla bekliyor olmalarının başlıca nedeni, “The Snowman”i, bu yakınlarda “Higo”nun zaferiyle yelpazelenen Martin Scorsese’nin yönetecek olması. Bu sayede, tıpkı “Ejderha Dövmeli Kız”da olduğu gibi, yükselen yıldız Nesbo’nun çok içen karakteri Harry Hole’un da bütün kusurları ve fobileriyle perdeye aktarılacağına güveniyoruz.
Henning Mankell’in derinlikli karakteri Kurt Wallander ise, bir başka hikâye. Ekrana önce kahramanını Krister Henriksson’ın oynadığı İsveç yapımı bir TV dizisi olarak geldi. Sonra BBC işe el koydu ve Kenneth Branagh, araştırdığı suçların kurbanlarıyla tuhaf bir bağlılık kuran, canından bezmiş, hayattan bıkmış Wallander rolünü üstlendi. Böylesine popüler bir dizinin, bir noktada sinemaya transfer olmasının şaşılacak yanı yok. Bütün Wallander maceraları 1994-2007 arasında İsveç’te bir film dizisi olarak beyazperdeye aktarılmıştı ama Henning Mankell’in “Italian Shoes” adlı kitabı bu sefer Branagh’ın yönettiği bir film oluyor. Aktör/yönetmenin “My Week with Marilyn”de birlikte oynadığı Judi Dench ile ıssız adadaki yaşlı adam rolünü üstlenen Anthony Hopkins, filmin oyuncuları arasında. Hopkins ve Branagh son olarak “Thor”da birlikte oynamışlardı.
İzlandalı yazar, sabık gazeteci Arnaldur Indriðason da birbiri ardınca çok satan maceralarını yayınladığı depresif detektifi Erlendur Sveinsson’u sinemaya kaptırdı. Roman “Jar City”nin Amerikan tekrar-yapımında, yönetmen David Gordon Green’in imzası var. 2006 yapımı ilk uyarlamayı yazarın yurttaşı ve İstanbul Film Festivali’nin gözdelerinden Baltasar Kormákur yönetmişti.
Indriðason, bir İzlanda geriliminin Amerikan tekrar-yapımı olan “Contraband”ın da senaryosunu yazdı. Filmin başrollerinde Kate Beckinsale ile Mark Wahlberg var.
Bu arada, Danimarka’nın esas yıldızı, sinema dünyasının bir numaralı provokatöro Lars von Trier de Danimarkalı polisiye yazarı Jussi Adler-Olsen’in Q serisini beyazperdeye uyarlamaya hazırlanıyor. İlk kitap, arkasında iz bırakmadan yok olan ilerici bir politikacı üzerine kurulu olan “Woman in a Cage”.
İskandinav polisiyelerinin kendilerine özgü bir çekiciliği var. Her şeyden önce, ters bir egzotizm söz konusu. Kurşun rengi gökler, dondurucu soğuk, kasvet, aman vermez bir ciddiyet ve şiddet, bu kitapların diğer Avrupa ülkelerinden gelen polisiyelerden daha fazla ilgi çekmesine yol açıyor. Üstelik yazarlar, sıradan “katil kim?”lerden ziyade, katilleri (özellikle seri katilleri) buna iten nedenleri anlamaya çalışıyor.
Temeli, Sjöwall ile Wahlöö’nun yarattığı Müfettiş Martin Beck 1960’larda attı, Henning Mankell’in Kurt Wallander’i ondan doğdu. Sonra da Stieg Larsson mirası devralıp ejderha dövmeli kız Lisbeth Salander’i yarattı. Bakalım sırada kim var? Yeni yıldız, sahiden de Jo Nesbo mu olacak? Scorsese’nin filmini bekliyoruz.
Kutu:
Yazarlar
Karin Alvtegen
Åke Edwardson
Kerstin Ekman
Karin Fossum
Anne Holt
Arnaldur Indridason
Stieg Larsson
Åsa Larsson
Camilla Läckberg
Henning Mankell
Jo Nesbø
Håkan Nesser
Sjöwall-Wahlöö
Johan Theorin
Helene Tursten
Müfettişler
Martin Beck (Sjöwall-Wahlöö)
Mikael Blomkvist (Stieg Larsson)
Rebecka Martinsson (Åsa Larsson)
Konrad Sejer (Karin Fossum)
Erlendur Sveinsson (Arnaldur Indridason)
Kurt Wallander (Henning Mankell)
Van Veeteren (Håkan Nesser)
Erik Winter (Åke Edwardson)
Pardon arkadaşlar, biraz birikmiş de….
Terry Pratchett ‘Gerçek Kedi’nin özelliklerini sıralarken, kedi türünü her yönüyle anlatıyor. Günümüzün süslü saksı kedilerine tavır alan Gerçek Kedi Hareketi hakkında da bizi aydınlatıyor.
Kedi seviyor musunuz? Eh, “Yozlaşmamış Kedi/ Nonadulterated Cat”ten zevk almak için kedi sevmeniz şart değil zaten. Ama seviyorsanız eğer (ki sayımızın hayli fazla olduğuna inanıyorum), Terry Pratchett’ın tanımladığı Gerçek Kediler’in davranışları zaman zaman size çok aşina gelecek, yüzünüze bir gülücük oturtacak. Derinden içinizi çekip, tevekkülle başınızı sallarken kahkahalar atmak da mümkün.
Peki, nedir Gerçek Kedi?
“Bugünlerde hayli çok sayıda insan, sağlık ve besleyici vitaminle dolup taşan, sıkıcı, toplu üretim kedilere alıştı, ancak bu kediler eskiden beslediğimiz o güzel kedilerin tırnağı bile olamaz. Gerçek Kedi Hareketi, insanların gerçek kedi gördüklerinde tanımalarına yardımcı olarak, bu durumu değiştirmeyi amaçlamaktadır. Bu kitabın yazılış amacı budur.”
Evet, Gerçek Kedi Hareketi süslü saksı kedilerine karşı.
Dünyanın en çok okunan fantastik edebiyat ustalarından Terry Pratchett söz konusu olunca, insan ister istemez fanteziye kaçan şeyler de bekliyor. Ama 70’i aşkın kitabının yarısı Discworld serisi kitapları olan Pratchett’ın böyle bir zahmete katlanmasına gerek kalmamış. Çünkü kediler zaten fantastik yaratıklar. Yazarın, yadsınmaz mizah gücü ise, “Yozlaşmamış Kedi”nin her satırında kendini hissettiriyor. Gene de, Discworld hayranları, dev bir kaplumbağanın sırtına alıp evrende taşıdığı, dört filin sırtında dengelenmiş yassı bir diskten oluşan gezegenlerini özleyebilir.
Yanlış anlaşılmasın: “Yozlaşmamış Kedi”, asla bir kedi bakım rehberi değil. Gerçi Pratchett size Gerçek Kedi’nin nasıl bir şey olduğunu anlatıyor, onu Gerçek olmayan kedilerden nasıl ayıracağınızı öğretiyor. Çeşit çeşit kedi var: çiftlik kedileri, beyaz patili siyah kediler (ki, çoğu Postane kedisi bu gruba girer), komşunun kedisi, kösele suratlı kediler, fabrika kedileri,çizgi kediler, postane kedileri, gezgin kediler, vs.
Bir de Ortak Mülkiyet Kedisi var ki, yakından tanıdığım bir cinstir. Pratchett örnek olarak iki ayrı eve yamanmış, “zamanını mama kapları arasında gidip gelerek” geçiren bir kediden söz ediyor. Bizim Kazancı Yokuşu’ndaki kedimiz Feyyaz çok daha becerikliydi. Devam etmeden, şu Feyyaz meselesini bir açıklığa kavuşturalım. 3-0’lık Avusturya maçında tam Feyyaz gol attığında siyah-beyaz yavrumuza “Ne isim koysak?” diyorduk. Oluyor böyle vakalar. Allahtan, Feyyaz’a da durumu sonradan naklettik. İşte bu küçük beyin, mahallede beş/altı evi olduğu anlaşıldı. Plato Film’den kucağımda getirdiğim alçağı, herkes küçükten beri beslediğini (ki doğrudur), hatta ellerine doğduğunu iddia ediyordu (ki, külliyen yalan).
Pratchett kedileri sevdiğini söylemiyor, yazdıklarından da pek böyle bir sonuç çıkarmayabilirsiniz. Hatta bir yerde, “Kedilerden pek hazetmediğimiz için bir kedi aldık,” demiş. Hani, bahçe üzerinde hak iddia eden beş kediyi uzaklaştırması umuduyla. Bu gibi durumlar genelde aldığınız kedinin istifini bile bozmadan evde, bahçede yatıp yuvarlanmasıyla sonuçlanır. Bana fevkalade aşina gelen bir diğer olay da, kedi oyuncaklarıydı. Evet, o oyuncaklarla sadece gönlünüz olsun diye (ne de olsa mama temin eden kişi sizsiniz), siz odadan çıkıncaya kadar oynarlar, sonra bir anda ilgileri tükenir. Siz de kedime güzelim bir oyuncak aldım da gene beğendiremedim diye hayıflanırsınız.
Oysa kediler oyun sever, kendilerine pek güzel oyunlar da bulurlar. Pratchett’ın kitabının her bölümünü şahsen seviyorum ama Kedilerin Oynadığı Oyunlar belki de kitabın en başarılı bölümü. Örneğin, “bir vakitler popüler olan Buzdolabına Gözlerini Dikip Bakma oyunundan biraz daha karmaşık” diye tanımlanan Ofsayt oyunu. Pratchett, bu oyunun bir kapının yanlış tarafında olmakta ısrar ederek oynandığını söylüyor. Ama bir düzineye kadar kedinin her birinin en az iki başka kediyi görecek bir yer seçtiği, geniş bir alanda oynanan Kedi Satrancı en iyisi…
Terry Pratchett, kedilerin “gerçek” ruhunu kavramış biri. Ayrıca, onlara karşı saygısı da var. Köpekler için aynı şeyi söylemek zor. “Yozlaşmamış Kedi”de köpek seven şahısları gücendirecek şeyler olabilir, tabii eğer mizah duygusundan yoksun iseler. Bu küçük kitabın Gray Jolliffe’nin elinden çıkma çizimleri de, Gerçek Kediler konusundaki aydınlatıcı bilgiler kadar komik, pek de sade.
Kedinize, diyor Pratchett, gece yarısı mahallede bağırmaktan utanmayacağınız bir isim verin. Hem böylece, insanlar uzak bir gelecekte varlıklarını sürdürecekse, modüllerinin dışına dikilip kaşıkla plastik bir kaba vururken, saçmasapan isimler söylememiş olurlar. Ne öyleyse? Zat, mesela, ya da Wit.
Sinema, eserleriyle ona esin kaynağı olan yazarlarla hep ilgilenmiş, hayatlarını perdesine yansıtmıştır. Bu ay da Goethe’nin adını taşıyan bir film gösterime giriyor. Bakalım başka hangi yazarların hayatları film olmuş?
Yazarlar hakkındaki filmler neden yazarı yazı yazarken göstermez diye sormuş biri. Oysa bazen gösteriyorlar. Hollywood senaristleri kendi mesleklerini anlatmayı zor bulmuştur hep. Bizi başka meslek sahiplerinin özel hayatlarının içine çekerken sorun yaşamazlar. Ama yazı yazmayı beyazperdeye taşırken hep sorun çıkar. Doğrusu, heyecan yaratacak başka olaylar yoksa, birinin yazmasını perdede izlemek, belki de tutkulu edebiyatseverler ve sinemaseverler hariç, insana çekici gelmez. Bu yüzden olsa gerek, sinemada ya da televizyondaki romancıların çoğu, ya tıkanmıştır, yazamaz ya da başarısızdır.
Buna karşılık, romancının durumunu dramatize etmek için çok çalışan yazarlar vardır. Stephen King bir yazarın başına gelebilecek her kötü durumu canlandırmıştır: yatağa bağlanıp sapkın bir hayranı tarafından taciz edilmek (Misery), kurmaca bir alter-egonun tehdidi altında yaşamak (The Dark Half), kasabanın delisi tarafından intihal ile suçlanmak (Secret Window). King’in romancıları çoğu kez deli, sadece kendisiyle ilgilenen, alkolik ya da depresif şahıslardır. “The Shining”in Jack’i ise, akla gelebilecek en kötü örnektir. Karaktere korkutucu biçimde can veren adaşı Nicholson’ın ağzından tek bir cümle dökülür: “Hep iş yapıp hiç oyun oynamamak Jack’i ruhsuz biri yapar.” Bu arada Jack Nicholson’ın başka yazarlara da can verdiğini unutmayalım. “Heartburn”de Washington Post’ta çalışan kurmaca bir gazeteci, “As Good As It Gets”de bir başka canavar olan Melvin ve nihayet, Warren Beatty’nin “Reds”inde hakiki bir yazar: Eugene O’Neill.
Bu ay, Johann Wolfgang von Goethe üzerine bir film gösterime giriyor. Biz de bu fırsattan yararlanarak size sinema perdesine yansımış gerçek yazarlardan bir demet sunalım dedik. “Young Goethe in Love / Goethe’nin İlk Aşkı”, tam da adı gibi, yazarın bir gençlik aşkını anlatıyor. Genç Johann (Alexander Fehling), güzel Lotte’ye (Miriam Stein) âşık oluyor ama Albert Kestner de (Fatih Akın’ın sevdiği oyunculardan Moritz Bleibtreu) hatırı sayılır bir rakip.
Peki, ya diğerleri?
Önce hanımlar…
Gothic (1986) - Mary Shelley / Natasha Richardson
“Gothic”, Mary Shelley’nin hayatının değil, 16 Haziran, 1816’da Cenevre Gölü kıyısındaki Villa Diodati’de korku klasiği “Frankenstein”a hayat verdiği gecenin hikâyesi. Sürgündeki şair Lord Byron ile onun biyografi yazarı doktor Polidori, Shelley ile sevgilisi Mary Godwin’i ve onun üvey kızkardeşi Claire’i konuk ederler. Ken Russell’ın filminde, uyuşturucu etkisiyle oyunlar oynanır, hortlak hikâyeleri anlatılır. Byron onlara ruhlarının karanlık yollarında öncülük eder. Onu ve Shelley çiftini anlatan bir başka film de, Gonzalo Suárez’in yönettiği Rowing with the Wind / Remando al viento (1988).
Iris (2001) – Iris Murdoch / Judi Dench – Kate Winslett
Richard Eyre’ın filmi, felsefe profesörü, meşhur yazar Iris Murdoch ile kocası John Bayley’in (Oscar’lı Jim Broadbent) konuk oldukları bir şölenle başlıyor. Yazar, esprili bir konuşma yapıp bir de İrlanda halk şarkısı söylerken kocası onunla ilk tanıştığı akşamı hatırlıyor. Öyle heyecanlanmış ki, şarap boğazına kaçmış. Sonra Iris’in sağlığı bozuluyor ve hastalığının Alzheimer olduğu anlaşılıyor. Yanından hiç ayrılmayan kocasını bile tanımaz hale gelse de aşklarının anısı hep yaşıyor.
The Hours / Saatler (2002) – Virginia Woolf / Nicole Kidman
Stephen Daldry’nin yönettiği “The Hours”, çok farklı üç kadın hakkında. İki tanesi Virginia Woolf’tan çok etkilenmiş kadınlar, biri de Woolf’un ta kendisi. Clarissa’nın modern versiyonu, Woolf okuyan 50’li yıllar evkadını ve takma burnu, Oscar’lı performansı ile Nicole Kidman’ın yazarı. Hepsinin özgürlük, sorumluluk ve kimlik sorunları var. Yıl 1923, Woolf “Mrs. Dalloway”i yazmaya çalışıyor. Unutulmaz başlangıç cümlesini iki kez duyuyoruz: Mrs. (Clarissa) Dalloway, çiçekleri kendi almaya karar veriyor.
Becoming Jane / Aşkın Kitabı (2007) – Jane Austen / Anne Hathaway
Jane Austen, zeki ve duyarlı aşk kitaplarıyla okurlarına ilham kaynağı olurken, Julian Jarrold’ın filminde kendisi de bir aşk tutsağı haline gelmiş. Yıl 1795, genç Jane Austen 20 henüz yaşında, istikbal vadeden bir yazar. Ailesi ona hayırlı bir kısmet bulmuş bile, zengin ve asil bir hanımın yeğeni. Oysa beklentilere aldırmayan Jane, aşk için evlenmek istiyor. Gönlünü çalan kişi de cüretkâr, genç bir İrlandalı. Duyulmuş şey değil, elbette. Filmin tarihsel danışmanı “Becoming Jane Austin” kitabının yazarı Jon Spence.
——-
Sıra beylerde…
Naked Lunch / Çıplak Şölen (1991) – William S. Burroughs / Peter Weller (as Bill Lee)
Kimsenin sinemaya uyarlanabileceğini düşünmediği “Naked Lunch”, David Cronenberg’de yönetmenini bulmuş. William Burroughs’un kitabının kahramanı, hayatını böcek öldürerek kazanan, bu arada, sıktığı ilacın birazını da kendine enjekte eden Bill Lee. Böylece, gerçek ile halüsinayonun birbirinden ayırt edilemediği bir dünya yaratıyor. Uyuşturucu deneylerini kitap haline getiren ve lakapları arasında “İhtiyar Boğa Lee” ile “Müfettiş Lee”nin de bulunduğu yazara çok yakışan bir kült film. Kitabın adını Jack Kerouac önermişti.
Kafka (1991) – Franz Kafka / Jeremy Irons
Yazarın hayatının unsurları ile insan elinden çıkma, Kafkavari bir cehennemi birleştiren Steven Soderbergh, 1016’da geçen paranoyakça bir gerilim filmi yaratmış. Kafka’nın bir arkadaşı ve meslektaşının totaliter devlet görevlileri tarafından öldürülmesinin hasıraltı edilişini anlatıyor. Kafka ne uzayan ne kısalan bir işte çalışıyor, kendi karakterlerine benzeyen kişilerle çevrili. Irons, siyah-beyaz filmin kahramanına cuk oturmuş. Yazarın hayranları, biyografik gerçeklerle kurmaca kısımları saptamaya çalışabilir.
Wilde – Oscar Wilde (1997) / Stephen Fry
Sıradışı şair ve yazar Oscar Wilde’ın hayatından acılı bir dönemi beyazperdeye Brian Gilbert yansıttı. Roman ve oyun yazarlığı kadar zekâsı ve mizah anlayışıyla da tanınan Wilde, evliliği ile eşcinsel ilişkisini dengelemeye çalışıyor. Ancak sonunda, kendinden genç ve asil Lord Alfred ‘Bosie’ Douglas’a olan aşkının ceremesini çekiyor. Genç adamın babası onu mahkemeye verince Victoria devrinin tutucu toplumunca mahkum ediliyor. Wilde’ı oynamıyor da yaşıyormuş duygusu veren Fry çok inandırıcı.
Capote (2005) - Truman Capote / Philip Seymour Hoffman
“Tiffany’de Kahvaltı”yı yazmış, Jet Set’in sevilen üyesi Truman Capote, Holcomb’da dört kişilik aileyi soğukkanlılıkla öldürenlerin hikâyesini kaleme almak istiyor. Kurmaca olmayan bir kitapla da heyecan yaratacağından emin. Yazar ertesi yıl “Infamous”la da (Toby Jones) anıldı ama Hoffman’ın Oscar’lı Capote’si müthiş. Bennett Miller’in filminde bir kadın yazar da var: Arkadaşı Capote’ye araştırmasında yardımcı olan Harper Lee (Catherine Keener), birkaç ay sonra “Bülbülü Öldürmek”le Pulitzer Ödülü kazanacak.
Factotum (2006) – Charles Bukowski / Matt Dillon
Norveçli yönetmen Bent Hamer, gene onun üzerine kurulu “Barfly”ın senaryosunu yazıp bir bar müşterisini de oynayan Charles Bukowski’nin gençlik yıllarını unutulmaz bir şekilde sunuyor. Henry Chinaski (harikulade Matt Dillon) bir anlamsız işten ötekine giderken (taksi şoförü, heykel temizleyici, turşu fabrikası işçisi) içki içiyor, kadın peşinde koşuyor ve yazmaya çalışıyor. Hamer, yazarı yazdıklarıyla birlikte beyazperdeye aktarmayı başarmış. Jarmusch’u hatırlatan bir kara mizahı, yer yer de şefkati yakalamış.
The Last Station / Aşkın Son Mevsimi (2009) – Lev Nikolayeviç Tolstoy / Christopher Plummer
Kapanışımız, büyük bir ustayla. Christopher Plummer, son yıllarındaki Lev Nikolayeviç Tolstoy’u meslek hayatının en iyi performansıyla canlandırıyor. Karısı Sofya Andeyevna ile ona hayran çömezi Vladimir Çerkov arasında kalan yazar, yoksulluk ve iffeti yücelten doktrini ve muazzam serveti, hedonist hayatı arasında parçalanıyor, çözümü evden kaçmakta buluyor. Michael Hoffman’ın filmi, Astapovo istasyonunda yalnız başına öleceğini sanarken hayranları ve basından kurtulamayan Tolstoy’un çıkmazını vurgulamış.